Online






Lost Password?
No account yet? Register
Anasayfa PDF Print E-mail
Çarşamba, 26 Nisan 2006



KARADANA’NIN ESERLERİNDE RENK ve
FORM  BİRLİKTELİĞİ

Hâle Seval

 

 Karadana’nın 1999 sonlarına doğru yapmış olduğu soyut bir çalışmasında çılgın mavinin ve tonlarının tuvalde birbirini izlemesine tanık olmuştum. Zeytin ve iğde ağaçları arasında kaybolmaya yüz tutmuş bir bağ evinin-dam- duvarını süsleyen bu resim, kişiyi beyaz ve mavi içinde kendi duygusal çıkmazlarının arasına sıkıştırıyordu. Resim, ışığın zamansal oyununu iki rengin harmonisi içinde yansıtırken, insanın o renkler ve çizim karşısında duyduğu yalnızlığını, bireysel çaresizliğini, arayışlarının, tutkularını da figüratif olarak insanı resmetmeden içine almaktaydı. Sonsuzluk,  tuvalin içindeki tonalite yolculuğunda çerçevenin dışına taşmıştı.   

 

Karadana’nın çalışmalarında özgün bir doku elde etme  ya da farklılaşma isteğiyle “fosfor” ve “ayna”nın yer aldığını da hatırlarsak, resimlerinde yer alan nesne insan figürü olarak belirgin bir şekilde yansımasa da, insan renk ve form birlikteliği içinde doğanın bir parçası olarak görünmez bir şekilde bu ve diğer resimlerinde yer aldığını görürüz. İki nesnenin de yansıtıcı rol oynayarak resimde bakan ve yapan arasında farklı duygusal bağ yaratmakta, ayrıca resme bakanlar bir anlamda kendi yansımalarını da tuvalin içinde görmektedirler. Diğer bir deyişle ressam içinde olduğu resmettiği olgunun  derinliğine resme bakanı da çekerken bireyden genele ayna vasıtasıyla yol alır. Durağan bir tablo resme bakan kişiyle hareketlilik sağlamakta ve uzak ve yakını  birleştiren bağı aynayla tamamlarkan resim kendi titreşimini de oluşturmaktadır. Kendisi de “ayna  resimlerimde her  zaman olacak”  derken, bu üçlü bağın – ressam, kişi, resim- hiç kopmamasını/kopamayacağını öngörmektedir. Ki ayna geleneksel Anadolu motifinde sevgi sevgisizliğin, sanş sanşsızlığın, uğur ve uğursuzluğun bir çağrışımı olarak vardır.

 

 

Ressamın “Bağ Kütükleri” adını verdiği çalışmalarını  doğa - insan  birlikteliği içinde irdelemek istersek; “kütükler” kıraç Bozcaada toprağının içinde var olan görevlerini belirli bir zaman diliminde tamamladıktan sonra bitiren, diğer bir deyişle ölen,  bağlarda var olduğu konumu yitiren, kenara bırakılan, kimi zamanda yakılan bir parça olarak karşımıza çıkmaktadır. Resmi kişileştirerek okumak istersek “kütük” ve “insan” aynı kaderi paylaşmaktadır. Bozcaada’nın var oluşunun resmedilişi üzüm ya da yaprak olarak değil “ bağ kütüğü” olarak karşımıza çıkmıştır. Karadana da 1996 yılında bir kış günü bağların karşısında durduğunda;  “hiyerarşik bir düzen içine dizilmiş insan seli gibi gördüğü bodur boylu asmaların, toprakla olan bağlarının karşısında gökyüzüne uzanan sonsuzluğun etkisi altında” kaldığı ifade eder. Bir anlamda kişileştirilmiş asma kütüğünün zaman içerisindeki yolculuğu renk ve biçimin yarattığı estetik kaygı ile ifade edilmiştir.  İnsan olarak resmedildiğini düşündüğüm güneşle dans eden  ana gövdeleri zamanın yıpratıcı akışkanlığı karşısında kurumuş, yok oluşa doğru kaymış diğer bir deyişle dünyasal yolculuğunda sona ulaşmıştır. Ve bu yüzden Selim Karadana’nın resimlerine baktığımda bir anlamda insanın evrende var oluş nedenini, yok oluşunu, çaresizliğini bir yalnızlık çerçevesi içinde tuvale yansıdığını fark ederim. Onun resimleri çerçeve boyutlarının dışına taşarak arzın merkezine doğru yolculuğa çıkar. Sonsuzluk hissi renklerin ve çizgilerin arasından insanı çeker. İnsan ayrılığın, birleşmenin, fırtınanın, bitki örtüsünün içinde yer alan her bir rengin izdüşümü olarak yansır. Bütün bunlarla birlikte resimlerinde hüzün yerine çaresizlik resmedilmiş hissini uyandırıken, ressimlerinde her zaman var olan ufuk çizgisindeki ışık, aydınlık, canlılık gelecek olana br umudu her zaman taşır. Bu da ressamın fırça ve biçimsel ustalığı sergilemekle birlikte yaşadığı toprak parçası ile olan bütünsel bağlılığının soyut yansımasıdır.

 

 

 

Karadana “Bozcaada Peyzajları” adlı resimlerinde, renkle beslenen manzaranın farklı açılımlarını üçgen kompozisyon formunda ele almışdı. Önceki resimlerinden ayrılarak resmedilen Bozcaada Peyzajlar’ nda mekân, nesne ve ışık üçlemesinde belirgin nesne olarak yerini alan kara parçasının sonunda inşa edilmiş olan “fener” deniz ve gökyüzü sonsuzluğunun karşısında inatla var olmayı sürdüren bir abideye dönüşürken perspektifin içinde tüm yalnızlığı ile çizilmiştir.Yağ sarısından acı yeşile kayarak gümüşsü sarı ile buluşan geometrik formda ele aldığı limandaki fırtınayı   Aburga Ahmet Dede olarak adlandırırken, resimde “fener” manzaranın içine karışarak var olur. Bu peyzajında  kübizme kaymayan fırça vuruşları biçimin etki alanını daraltarak konunun da baskın rol oynamasını sağlamıştır. Karanada da bu resmini, “ peyzajda duran kımıldamayan o alana uzun yıllar tanıklık etmesini güçlü kıldığı için biraz üstüne gittim. Sessiz oluşunu da abartmak istedim” diyerek tanımladığı bu resmin geçtiği mekan; liman ve üzerinde yer alan Aburga Ahmet Dede’nin kabristanını da düşünecek olursak; bugün efsanayle biten sonda Bozcaada peyzajının içinde var olmuştur.  Farklı ebatlarda çalıştığı peyzajlarında ressam, yeryüzü ile olan ilişkisinde gelenekten el alıp moderne uzanan çizgide gerçekleştirmiştir.  Baskın renk olarak kullanılan mavi ile birlikte,   kahve ve siyahı da içine alarak ilerleyen tonalite skalası resimlerde var olan görsel zenginliği formla uyum içinde yansıtmıştır.

 

Ressamın Çarpık Gölgeler adlı  2006-2009 yılı arası  çalışmalarının yer aldığı sergide eserlerinde resim olgusunun gene bağ kütüklerine doğru kaydığını görürüz. Formun ressamda yarattığı  tutku kendini ekleyerek örmüş belki bir anlamda form ve renk bütünlüğü ile büyümüş, genişlemiştir. Resimdeki vurgu asmanın  bedeninin kıvrak bir insan vücuduna dönüştüğü ya da sarılan kırılgan  iki bedenle örtüştüğü izlenimini uyandırmaktadır. Biçimi   bükerek trişe yeşil ve mavi ile renklendirerek yaşamın özeti gibi yansıtmaktadır. Maznaraya Açılan Kapı adlı eserinde,  kapının iç mekân ve doğa arasında yer alan koruyucu nesne (sineklik ) soyut sözcüklerden oluşan geçişken bir kalkan  niteliğine bürünmüştür. Resmin alt tarafında yer alan aynalara bakan  dikdörtgen formun içinde yer alan yuvarlak kelimelere bürünen  bir kapıdan geçerek  doğru sözcükleri (şifreyi)  bularak hayata, gerçek yaşama kavuşacaktır. Koyu mavi fon üzerine çizilen bayrak renklerindeki yatay form harflerin oyun alanına dönerken yok olmaya doğru kayan dil kayıplarına yapılan bir gönderme olarak gözümüze çarpmaktadır. Ressam dil ve dilin güzel kullanılmasındaki önemi baskın bir şekilde bu resminde ele alır.  Doğayı gözlemleme ve görme yetisinin kaydettiği ilerleme, özgürce yaratmasına izin veren evren felsefesini ressamda bakma görüşüne ilettiğini düşünürsek, kırmızısı fonda yer alan iki kirpi resmi de doğa akışkanlığının bir sembolü gibi durmaktadır. Akdenizlilik ve Gurbet adlı tabloda, geometrik desenlerde siyah küçük kareler içinde yer alan  beyazlıklar gurbete çıkan insanın içindeki vatan özlemini figürlerle ya da figürlerin yüzüne yansıyan duygusallık olarak değil de, doğrudan doğruya renk ve form ilişkisi içinde işler. Karadana’nın resimlerinde çizilen yatay ve dikey çizgilerin birleştiği nokta ana merkez – evrenin merkezi- olarak alınırsa alt ve üst parçada yer alan bölümler okunduğunda resmin yapılmasındaki ana gerekçeye ulaşılır.

                                                                              

Karadana’nın etkilenme, resmetme özelliğinin kişilerden değil de yeryüzü ve gökyüzüyle olan kendi ilişkisinden, diğer bir şekilde ifade edecek olursak kendi med ve cezir’inin yarattığı renk ve formun etkisi olarak düşünürsek, yaratılan görsel oyun bize hayatı farklı bir boyutuyla sunmaktadır. Kendisi bir yazısında resimlerini tanımlarken “ hiyeroglif ” sözcüğünden bahsetmektedir. Sözcüğün anlamsal boyutunu irdelediğimizde çizgisel sözcüklerin tarihsel boyutu, anlatmak istedikleri hep bir giz olmakla birlikte çözümlenmeyi beklemiş ya da diğer bir deyişle zaman içerisinde çözümlenmiştir. Pittura metaphysica olarak adlandırılan soyut resme ontolojik açıdan bakıldığında resimde yer alan ontik tabakalardan ara tabakaların ortadan kalkarak derinlik ve özde görünüşle var olur. Karadana’nın da resimlerinde fırçanın ucuna tutunan renk yelpazesinin yarattığı formların/peyzajların ontik bütünlük içinde okunmak istemekle birlikte tıpkı hiyeroglif yazısı gibi güç ve zor şartların esiri olduktan sonra çözümlenebilmektedir.

 

Karadana ve Estetik Bilincin Serüveni

Ümit Gezgin

 

  Karadana resmi aynı zamanda bilincin kırılma noktasını da oluşturur. Bu kırılma noktası,  sanatçı olarak hem çağa tanıklığını gündeme getirir onda, hem de sorumluluğunu. Tam da bu noktada; günümüzde iyisinden absürd bir özellik kazanmış olan bilinç, Karadana gibi sanatçılarda bir kırılma noktası, hattı oluşturur; bu hat  sanatlarında estetiği de önceleyen, ama onunla birlikte düşünce üretimini, giderek hayatta bir duruş sahibi olma kültürünü içeren, önemli bir kimlik kazanımını zorunlu kılar.

 

  Biçim-içerik ilişkilerinin yüksek ayar bir düzlem boyutunda çözümlendiği Karadana resimleri, kendi estetiğinden taviz vermeden düşünceyi, giderek bilinci içselleştirir. Hemen hemen bütün resimlerinde sanatçı,  kavramın kıyısında gezinir. Kavram,  imge yaratıcı bir cevher olarak yansır onun tablolarına. Düşünce, yargı billurlaşır; yüzeyin üzerinde görsel-düşünsel bir alan yaratır kendisine. Bu alan da serbest okumaya müsait bir kimlik,  daha çok da derin bir  görsel alan oluşturur. Dahası herkesin kendi özel değerlendirmesini, yorumunu yapabileceği  bir uzam  sunar sanatçı izleyiciye..

 

  Onun resmi bu yönüyle interaktiftir. İzleyiciyi resme katar; biçimin amorf yapısı, izleyicide zaten tanım geliştirmeyi zorunlu kılar. Bu da hem görsel olanı düşünceye açar, hem de düşünce kendine özgü bir estetik halinde katmanlaşır. Selim Karadana, kendi resmi üzerinde düşündüğü kadar, kendi ülkesi, insanlık meseleleri üzerine de düşünür. Hayat içinde sağlam duruşun kimliği olduğu için de, sanatın değer taşıyıcısı olduğunu bilir. Anlamsız, absürd ve boşlukta devinip duran şeylere itibar etmez. O eskimeyen yeninin peşinde olduğu kadar, bu yeninin değerler üzerine kurulu olmasını da arzular. Resimlerinin estetik ve düşünsel serüveninde zaten tüm bunları gözlemek olasıdır. Onun resimleri yaşama katıldığı kadar, yaşamı, doğal olarak insanı dönüştürmeyi de için için hissettirir.

 

  Onun resimlerinin içinde doğa gözlem-yorumları olduğu kadar, insan gözlem-yorumları, kavram analizleri ve tanımları da vardır.  Renk-biçim olgularını özgün bir diyalog boyutlarında değerlendiren sanatçı, estetiğin gerekli  görsel elamanlarına sadık kalarak geliştirdiği tekniğiyle düşünce üreten bir yapı kurar kendisine. Aslında asıl sorunsalı hayata karşı duruşudur. Bu duruş değerler skalası üzerinde gerçekleşir sanatçının. Günümüz insanlarının gittikçe boşalan ruhsal yapılarına karşı o; kimliği, kişiliği, değer sahibi olmayı ve tüm bu değerler manzumesini resimsel estetiğe taşımayı, dönüştürmeyi  önemser ve bunu da yetkin bir düzlemde başarır.

 

  “Çarpık Gölgeler” teması da bir hayat algısının, bir sanatçı tavrının, akan, değişen ve yabancılaşan her şeye karşı duruşu, var oluşu ve kimliği olarak karşımıza çıkar. Yaptığı resimler de hem pentürün kendine özgü görsel ifadesi ve etkileyiciliği vardır ve hem de Karadana’nın sahip olduğu düşünsel zeminin, estetik gerçeklikle bütünleşen, örtüşen, dahası çeşitlenerek, kendine özgü yeni anlam alanları, hatta katmanları yaratan görsel zenginliği vardır.

  Görselliğin Katmanları

  Onun resimleri katmanlar üzerine kuruludur. Her bir katman üslubunun ortak noktasında birleşir. İronik resimsel dili düşünceyi estetik dediğimiz, görsel değerlerle bütünleştirir. O estetiği kendine özgü kılar. Bunu yaparken de renk-biçim ve kompozisyon değerlerine azami saygı gösterir. Sonuçta görsel bir alan yarattığının farkındadır sanatçı. Düşünce üretimi, ironik dil, anlam katmanları vb. olguları bir ressam olarak ortaya koymak durumunda, hatta zorunda olduğunu bilir sanatçı.

 

  Görselliğin yolu da  aslında düşünsellikten geçer. Görsel olan, düşünsel olandır da. Veya düşünsel olan mutlaka görsel olana uzanır. Bunlar iç içe geçmiş kavram alanları aslında. Ama hepsinin temeli anlamak kavramında odaklaşır. İster akılla, ister sezgiyle olsun, her şey  temelinde insani bir kimliği, oluş serüvenini barındırır ve bir hikaye üzerinden kurgular kendisini.

 

  Selim Karadana’nın sanatının temelinde de durmaksızın kendisini semboller evreniyle ortaya koymaya çalışan bir görsel-düşünsel dil vardır. O salt görsel bir kompozisyon üretmek istemez. Bütün resimlerinde gizli-açık mesajlar da vardır. Bu mesajlar, kendi düşün dünyasının yansıması olduğu kadar, yaşadığı toplum ve çağa da tanıklığını dile getirir; dahası görselliğin bin bir anlam alanı içinde, özgün bir yol alış serüvenine adım atar.

 

  İnsanoğlunun yabancılaşmasını, gitgide anlamsızlaşmasını, değersizleşmesini de kendine özgü dilin görsel katmanları içinde çok başarılı aktarır Karadana. Tüm bunları semboller evreni içinden kurgular. Aslında şiirlerinde de bu sembolik ifadeyi kullanmaktadır: Bir şiirinde: “… Onlar yedi göbek böyleydi

                      Onlar alışmışlardı

                      Onlar yüzler tarafından alıştırılmışlardı.

                      Onlar artık alışkındı

                      Alışkın, alıştırılmış,alışkan.” diyordu.

 

  Bu şiir ve daha birçok şiirinde, resimlerinde olduğu gibi ironik bir dil  ve üslup kullanır Karadana. Aslında dil ve görsellik alanında yaklaşım benzerliği, özgün ifade noktasında kimlik kazanarak yoluna devam eder. Sanatçının kendisine göre bir görsel-düşünsel edası, soluğu, anlatım tekniği ve o teknikle bütünleşmiş yetkinliği vardır.

 

  Onun resimlerindeki kavram olgusu zorlama bir kavram analizi üzerine kurulu değildir. Veya  birçok güncel-kavramsal sanatçının yaptığı zorlama özgünlük arayışı da değildir. Temelinde bir varoluş hikayesi yatar. Yaşadığı çağa, ülkesine, çevresine karşı duyduğu sorumluluğun yansıması olarak belirginleşir kavram onda. Bu kavram plastiğin özgün boyutunda anlam kazanır. Estetik bütün zenginliği ve çeşitliliği içinde, bir Karadana üslübuna dönüşerek görsel bir varlık kazanır.

 

   Renk skalaları, kompozisyon değerleri, hatta tablo boyutları ve o boyutlar içindeki  imge dünyası, bu dünyanın  tasvirine ait bütün elemanlar zorlamasız bir gerçekliğin içinde yüzerler. Bu yönden de alabildiğine insanidirler. İnsana ulaşan bir boyutları vardır.

 

  Sonuç olarak Karadana resmi sezgiyle aklın ortak noktasında birleşmiş, entelektüel bir estetik olarak varlık kazanır. Bu varoluş olgusu, çağa, çevreye ve kendi değerlerine sahip çıkan ve onurlu duruşunu asla yitirmemiş bir sanatçının estetik serüveni olarak resme yansımıştır. Bu yansıma hemen hemen her resminde katmanlar halinde kendisini dile getirir. Bu yüzden her tip izleyicinin kendine göre bir şeyler bulabileceği, yorumlayabileceği ve algılayıp, sezebileceği görsel-düşünsel anlam dünyasına da sahiptir…

 

 

 

Last Updated ( Pazartesi, 15 Haziran 2009 )
 

Random Image

undercons.jpg